Tiradımın Hamleti

20191006_212120.png

Kaydadeğer bi’şey… cık…

Tam olarak neresinde kendini mutlu adlettin, nefes alışlarının hangisi ve kaçıncısı tatmin etti seni. Varsa bir duvar dayan yoksa bir duvar yarat dediği gibi bir karikatür komedya hayatın, taraf seçmeye münasip taraflarında ezildin. Belki çok fazla karar almış gibi görünsende yine kopuktu zincir olduramadın…
Don’t worry, about a thing! ha. Mazime tezat realistik bir bakışla yazıyorum şu an. Aslında 1.5 miyobun verdiği kusurları örtme yetisini kaybettim, gözlüğümü tamir ettim.

Aklımın nakliyesi asıl yoran taşıyıcıları diyorya hani, çoğu zaman Ürgüpte eski bir köy evini alıp, onartıp, ahırını dahi oda haline getirip, otel namıyla işletip, ne kadar antikam eski püsküm varsa satılık yazıp, daha sade bir hayatın arzusuyla sakal uzatıp pipo tüttürüp, saf kahkahalar atmak istiyor şuracığım… Cittaslow sempatizanı olmak, sessiz protestolar yapmak, huzur, yeşil, fındık, fıstık, falan, filan işte… Ama biz biraz yalancıyız be üstad. Yok yok tam yalancıyız. Bir yandan telefonum sussun derken, diğer taraftan 20 binlik markalı materyallere bakmak, aklımın mottosu “sıkıntı yoksa sıkıntı vardır” da bu stres ve gerilimden beslenmek, gizlenip sadece fikirlerini kağıda dökerken diğer taraftan beğenilmek için biceps triceps vücud geliştirmek. Evet nokta. Bir nokta daha. Tam bir yalan. İlk önce kendin sonra herkes…


Şimdiki iç savaşların soğuk kurşunları keşfedilmemişken, bundan 1300 yıl önce fakir bir ailenin 4. kız çocuğu olarak dünyaya geldi. Çok küçük yaşlarda anne ve babasını kaybetti, köle olarak satıldı, öyle bir imanla dolmuştuki, bi süre sonra sahibi O’nun kölesi olmayı teklif etti. Bugünlerde ismini sıkça duyduğunuz Rabia aslında Rabiatü’l Adeviye’dir.

Feriüddin Attar’ın 13.yüzyılda kaleme aldığı Tezkiret-ül Evliya isimli eserindede sözleri ve kendinden bahsedilir. Evimde çerçevelettiğim celi sülüs hat eski el yazması Allah’ı hakikaten sevenlerin vecdi şu sözleri merkez edinmiştir.


Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh. İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu. “Sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.”

Bu dünyada aklımla yaptığım şeylerden utanıyor, fikrimden çıkacak şeylere ise güvenmiyorum. Kuru kalabalıklarda mutlu olduğumu sanıp başıma gelen her talihsizlikte yalnızlığıma üzülüyorum. Sonra bide millete bakıyorum, şimdikiler vantilatörden hızlı dönüyor, sorsak herkes mutluluğu arıyor.

Peki soruyorum, mutsuzluk sürpriz mi?

Şöyle bir giriş gelişme sonuç baktımda, ne çok mutlu demişim. Demekki ağza vuruyor imkansızlık. Sorunum hayatın kendisi ile değil aslında… hayalleriyle. Hedeflenilip olunamadıklarıyla.

Bi büyükle hoş sohbet, şereflendirip cızbız, koy g*tüne rahvan gitsin desek mi… demesek mi? İşte bütün mesele bu Horatio


Ah, bir leş benim suçum, gökleri tutuyor kokusu;
En eski lânet, ilk kardeş kanı var içinde.
Dua edemiyorum, ne kadar istesem de,
Günahım ağır basıyor dua isteğimden.
İki işden birini seçemez olunca
İkisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim.
Nedir bu? Şu kırılası ellerin üstünde
Kardeş kanı bir parmak kalınlığında da olsa,
Hiç bir yağmur, hiç bir rahmeti göklerin
Yıkayamaz mı, bembeyaz edemez mi bu elleri?
Rahmet neye yarar bir suç olmazsa silinecek?
İnsan iki şey beklemez mi dualarından:
Günah işlememek, işleyince de bağışlanmak.
Kaldır öyleyse başını: Bir günahtır işlemişsin.
Kaldır, ama hangi duaya sığar senin yaptığın?
Bağışla bu korkunç suçumu, diyebilir miyim?
Diyemem, çünkü bende, elimde duruyor hâlâ.
Uğrunda kardeşimi öldürdüğüm şeyler:
Tacım, krallığım ve kıraliçem.
Nasıl bağışlanır suçunu başında taşıyan?
Çamurlu, pis yollarında bu dünyanın
Altın dolu eller adaleti yanıltabilir;
Kanunları satın aldığı çok görülmüştür
Cinayet kanlarına bulanmış kazançların.
Ama yukarda, alavere dalavere yok yukarda,
Ne yaptıysan tıpatıp onu bulursun yukarda.
Orda tepeden tırnağa, bütün suçlarımızı
Ortaya dökmek zorundayız.
Ne yapmalı öyleyse? Ne kalıyor yapılacak?
Suçluyum demek, diyebilmek, evet, büyük şey bu,
Ama günah çıkarmak neye yarar,
Pişman olmaz, yaptığından dönmezse insan?
Ah, iğrenç kaderim, ölümden karanlık kaderim benim!
Çamurlara batmış zavallı ruhum benim,
Çırpındıkça batan, battıkça çırpınan ruhum!
Melekler, kurtarın, kurtarmaya çalışın beni!
Bükülün, bükülmek bilmeyen dizlerim!
Siz de, ey çelik telleri katı yüreğimin,
Yumuşamayın yeni doğmuş çocuğun sinirleri gibi.
Kim bilir, bir şeyler değişir belki.
Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,
Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
Kendi kendini öldürmesini insanın!
Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bunltıcı, ne berbat,
Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana!
Ah ne iğrenç, ne iğrenç! Bakımsız bir bahçe ki
Azgın bitkileri tohuma kaçmış,
Pis, kaba ne varsa tabiatta sarmış içini.
Bu muydu olacak iki ay sonra ölümünden?
O kadar bile değil, iki ay bile olmadı.
O yüce kralı bir düşün, bir de buna bak:
Biri güneş tanrısı, öteki bir orman şeytanı!
Nasıl da severdi annemi,
Esen yellerden sakınırdı yüzünü.
Yerler, gökler; unutsam olmaz mı bunları?
O da nasıl düşerdi babamın üstüne,
Sevgiyle beslendikçe artar gibiydi sevgisi.
Öyleyken bir ay içinde … Düşünmesem daha iyi.
Kadın zaaf demekmiş meğer! Kısacık bir ay …
Daha eskimedi o gün giydiği pabuçlar
Babamın tabutu ardında yürürken,
Niobe gibi, iki gözü iki çeşme …
Nasıl olur, o kadın, evet aynı kadın
(Tanrım, beyinsiz bir hayvan bile
Daha fazla acı çekerdi) amcamla evleniyor;
Babamın kardeşiyle; öyle de bir kardeş ki
Ben Herakles’e ne kadar benzemezsem
O da o kadar benzemiyor babama.
Bir ay içinde … Yalancı gözyaşlarının tuzu
Daha yakarken kızarmış gözlerini
Evleniyor bu adamla. Ne kıyasıya bir acele bu!
Ne azgın bir atılış haram döşeğine.
İyi değil, iyilik de çıkamaz bundan.
Ama boğ kendini, yüreğim; dilimi tutmam gerek!
Ey göklerde yaşayanlar! Ey dünya! Daha ne olsun?
Cehennem önüme mi gelsin? Ne yüz karası şey bu?
Tut kendini yüreğim, tut kendini!
Ve siz, ey sinirlerim, gevşemeyin birden;
Gerilin, destek olun bana!
Beni unutma mı dedin? Hayır, zavallı ruh,
Şu çılgın kafa durdukça çıkmayacaksın içinden,
Seni unutmak ha? Aklımın kara tahtasından
Silerim de bütün boş anıları,
Bütün kitaplarda yazılan, çizilenleri,
Gençliğimden, öğrenciliğimden kalanları;
Yalnız senin buyruğun kalır
Beynimin defterinde, yapraklarında,
ıvır zıvır bütün bildiklerimin üstünde.
Evet, yemin Allahıma, o kalır yalnız
Ey çürümüş yürekli kadın!
Yılan, yılan, yüze gülen zehirli yılan!
Yaz, aklım, yaz defterine, yaz şunu:
Güler yüzlü, hep güler yüzlü bir insan
Zehirli bir yılan da olabilir.
Danimarka’da olabilir hiç değilse, inan buna.
Ya! Demek böyle, amca. sen buymuşsun demek!
Öyleyse benim parolam da şu bundan böyle:
Tanrı seninle olsun, unutma beni!
Yemin ettim, unutmam.

Vaktim olsa derdim ki size… Neyse kalsın artık
Horatio, ben gidiyorum, ama sen daha burdasın;
Anlat beni, anlat haklı olduğumu
Kuşkusu kalanlara.

http://www.gagori.com

#hamlet #horatio #threelittlebirds #bobmarley #willsmith #imlegend #ürgüp #antika #williamshakespeare #rabia #rabiatüladeviye #feriüddinattar #tezkiretülevliya #benimgagorikpsikopatolojim

3 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s