Bir zamanlar Türkiye’de vol 1

924 senesi

Çok yıldızlı bir yaz gecesi, her taraf sessiz ve derin bir uykuya dalmış. Koca bir köy sanki göç etmiş gibi ıssız. Yalnız uzaklardan gelen köpek ulumaları ve ara sırada insanı ürperten baykuş sesleri gelmekte…

907 de karlar erimeye başladığı bir vakitte doğmuşum. Birbuçuk yaşlarındayken öksüz kalmışım, Annannem Havva, 4 yaşıma kadar bana baktı. Sonra kadıdedem Mehmet ve babannem beni yanlarına alıp Yozgat’a gittik. Üç senede burda kaldık. Döndüğümüzde dedem hastalandı ve vefat etti, ardınada babannem. Bu ara cihan harbi başladı, tüm milletler birlik olmuş vatanımın her köşesini işgal ediyordu. Seferberlikle önce amcam sonrasında babam 2 sene içinde harpte öldüler. 8 yaşındaydım ve artık hem öksüz hemde yetimdim. Payıma bu düştü. İsyan mı? Hayır mukadderat. Annemin babası Mustafa Dedem beni yanına aldı. 8 senede onun yanında kaldım. Bu sürede ilk mektep 3 e kadarda okudum. O yıl Cumhuriyet ilan edildi (1923). Herkes Ankara’dan bahsediyor. Türk’ün bu yeni devletinin adil hükümdarının altında bizimde yapacak birşeylerimiz olmalıydı. Artık 16 yaşındaydım bir sene sonra hayatımı değiştirecek o adımı attım.

Ana baba kucağında ve sıcak yatağında, tatlı uykusunda uyuyanlar için bu baykuş sesleri belki ürpertici ve fena olabilir. Fakat, benim gibi kimsesiz öksüz ve yetimlere baykuşun ne fenalığı olabilir? Yıkılmış evimizi, toprak olmuş anamı ve asker ocağında yadellerde kefensiz yatan babamı elimden alacak diyemi korkacağım? Hayır Hayır… Bu ses benim için daha iyi… Hiç olmazsa garipliğimi belli ediyor ve bana arkadaş olan gözyaşlarımı çoğaltıyor.

İşte bu gece, ben burdan ayrılıyorum. Daha çocuk yaşta gözyaşlarımı kendime arkadaş ederek evet ayrılmaya başladım bile. Çocukluk buya, ayaklarım yoluna devam ederken gönlüm arkada takılıp kalıyor. Şehrin çıkışındayım, son olarak bir daha bakıyorum. Titreşen yıldızların ve parlak ay ışığının altında derin ve rahat uykusunda mışıl mışıl uyuyan köyüm… Göz yaşlarımla doya doya bir kez daha seyretsem. Ey sessiz uyuyan köyüm! Kim bilir şu anda benim gibi bağrında daha kaç yetim âhı taşıyorsun.

Daha fazla duramıyorum. Boğazıma düğümlenen hıçkırıklarla yola devam. Artık geri dönemem. Gidiyorum… Fakat niçin ve nereye? Bende pek iyi bilmiyorum. Talihimin yoluna düştüm gidiyorum. Yürüdüm, sabaha kadar durmadım yürüdüm. Artık tanyeri ağırdı, uyanan kuşlar yolda yürüyen bu küçük garip yolcuya cıvıltıları ile yanık ninniler söylüyorlar. Sabahın serinliğinde temiz toprak kokulu havayı teneffüs ederek dalgın dalgın şehre giriyorum işte… Bu yabancı memlekette kimseyi tanımıyorum. Ürkek ürkek etrafa bakarak dolaşıyorum. Alışmadığım bu kalabalığın arasında yolumu kaybedeceğim. Nihayet önüme rastlayan şu hana giriyorum, artık ayaklarımda derman kalmadı. Karşıma çıkan şu pos bıyıklı kalın sesli adama soruyorum;

-“Ankara’ya gidecek araba varmı?”

-“Evet oğul, benim yaylı yarın Ankara’ya gidecek, senide götüreyim. Fakat kaç paran var?”

Burdan Ankara’ya kaç kuruşa gidilirki? Cebimde üç lira param var, birini saklayarak,

-“İki liram var” çok düşündü…

-“Peki oğul, yarın sabah gel seni götüreyim. Esasen tedaviye Ankara’ ya hasta götürücem. Onunla bir gidersiniz”

http://www.gagori.com

#benimgagoriköykülerim #birzamanlartürkiyede

Bir zamanlar Türkiye’de vol 1” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s