Bir zamanlar Türkiye’ de vol 3

924 yazı

-“Kısmetini yâdellerde aramaya çıkan ey! küçük serseri… İşte aradığın kısmetin birini tâ… üç günlük yoldan gelerek burada buldun. İleride önüne böyle talihsiz kimbilir nice kısmetler çıkacak. Onlarada alışabilmek ve hoş görmek için şimdi bunlara alış! Benki felekten yediğim tokadı çok görerek memleket terk etmiş ve kısmetimi, uzun yollar aşarak yâdellerinde aramaya çıkmıştım. Meğerki felekten yiyeceğim daha pek çok silleler varmış. İşte birini daha burada yedim.”

Şu karanlık taşın üstünde oturuyorum. Öksüz gönlümü teselli edecek merhametli bir ses ve hiç bir şey yok… Sıcak yemeklerle karnını doyurup ve tatlı vakit geçirdikten sonra yumuşak yatağında tatlı uykusuna dalmış olanlar… Kapı diplerinde uykusuz sabahlayan kimsesizleri rüyalarında bile görmüyorlar.

Ey! Şimdi ana babalarının yanında, sıcak yataklarında bahtiyar uyuyan çocuklar. Çocuklar! Siz bu vatanın bahtiyar evladısınız. Uyuyun, sizler rahat edin. Sabahleyin oynamak için sevinçle sokağa çıkarken, sokağınızdaki hanın kapısı önünde, taşın üstünde, gece sabaha kadar soğuktan donmuş ve karnı aç, ağlayan bir insan yavrusu görmüşsünüz. Buda kim diye hiç düşünmeden tok karnınızla ve neşe ile oyununuza devam edersiniz… Oynayın, oynayın. Allah sizleri benim gibi öksüz ve kimsesiz bırakmasın.

Kendi kendime böyle dalgın dalgın düşünürken gecenin sessizliği içinde korkunç bir gıcırtı ile biraz ötedeki diğer hanın kapısı açıldı. (Gıcııııırrttt…!) Ve gece yoluna devam edeceği anlaşılan bir araba dışarı çıktı, biraz sonra yoluna devam eder etmez, hanın kapısı kapanmadan hemen vardım, hancının yanına korkarak sokuldum;

-“Efendim, ne olur hanınızın bir köşesinde sabahlayayım. Bu gece yarısında gidecek bir yerim yok.” Merhametine dokunacak, acıyarak -gir yat! diyecek zannettim. Halbukî evvelâ;

-“Kaç kuruşun var” dedi.

-“Vallahi beş kuruştan başka param yok” dedim.

-“Ver onu” dedi. Beşliği eline aldıktan sonra kapının arkasında karanlık bir oda göstererek -“Gir şuraya yat!” dedi ve hanın başka bir odasına gitti.

Tüylerim ürpererek girdim. Karanlıkta el yordamıyla etrafı araştırdım. Yerde yalnız kuru bir hasır vardı, başkada birşey yoktu. Bir kolumu yastık yaptım, hasırın üzerine uzandım. Az sonra sırtım ve belim ağrımaya başladı. Bir taraftan gecenin soğuğu adam akıllı üşütüyordu. Bu acıklı halimi düşündükçe, derin derin içimi çekiyor ve Ah! diyordum. Ne olurdu şu anda benimde bir anam olsaydı. Şimdi bu kuru hasır üstünde yatırır mıydı? Beni bu küçük yaşımda bir gurbet çıkmazına atar mıydı? Küçük kafam bunları düşünürken bir taraftanda gözlerimden akan yaşlar, üstüne yattığım kolumu ıslatmaya başladı. Esasen ağlamaya alışmış gözlerim, dinmek bilmeyen bir nisan yağmuru gibi yüzümü suluyordu. Anam, babam ve arkadaşım şimdi hep bu göz yaşlarım idi. Gece hiç uyumadan böyle ağlayarak ve ağrıyan tarafımı dindirmek için de sağa ve sola dönerek sabah namazı vaktini buldum. Yumuşak yatağım olan hasırın üstünden kalkarak, sabah çayını müşterilere yetiştirmek için vazifemin başına koştum.

924 senesinin yazında, Ankara’ da geçen ve hep birbirine benzeyen hayatımın işte kısaca hulasası…

http://www.gagori.com

#benimgagoriköykülerim #ankara #han #memleket #öksüz #yetim

Bir zamanlar Türkiye’ de vol 3” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s